Bir Antalya Kıssası

Antalya Tanıtım

antalya tanıtım
Kesik Minare’ye varınca, orada biraz durmanızı salık veririm. Eski bir Roma kilisesi kalıntıları üzerinde, Selçuklu döneminde camiye dönüştürülmüş bir yapıyla yüz yüze geleceksiniz. Geçirdiği yangından dolayı yıkıntıya dönüşünce, kaderine bırakılmışsa da, demir parmaklıklarla çevrilerek korumaya alınması teselli veriyor.
Kesik Minare’nin bulunduğu meydana açılan sokaklar bence Kale içi bölgesinde “yaşamın” halâ sürdüğü yerlerdir. Bu sokakların birinde, terk edilmiş iki Rum kilisesi ile geçmişi bin dört yüzlere uzanan bir cami arasına gizlenmiş yosunlu taş duvarların ardındaki bir portakal bahçesi bu satırların yazarının, son dört yıldır hemen her akşam uğramadan edemediği sığınağıdır. Belki de yüreğimi dinginlemeyi şimdilik başardığımı sandığımdan, belki de yıkım günleri geride kaldığından olsa gerek; şu sıralar savsakladığım bu “Sardunya’lı bahçe benim için hüzün, acı, hınç, isyan, sevi, umut, umutsuzluk, başarı gibi bir insanın duyumsayabileceği tüm duyguların harman yeridir. Bahçeden az ötede bir başka sokak ağzı, sonsuzluğa göçen büyülü bir etkinin ürkütücü suskunluğunun gizlendiği köşedir. Yitik sevilerin ayak izlerini sürmeyi bırakalım da, Antalya’nın özgün bir başka mekanına doğru uzanalım isterseniz. Antalya’nın eski carşısı turistlerin ilgisiyle yaşıyor. Saat Kulesi’nin karşısındaki ara sokaklara dalın. Eski Antalya’nın gelenek esnaf çarşısıdır burası. Her ne kadar turizme bulanmışsa da (hoş Antalya’da artık her şey turizmle ilişkilidir ve bu olgudan kaçmak mümkünsüzdür) ve giderek kuyumcuların egemenliğine giriyorsa da, çarşının “ilgili gözlere” sunacağı birkaç parça çeyizi de yok değildir. Halk arasında “Ayakkabıcılar Arastası” al
tek semercisini görebilirsiniz örneğin.olarak anılan bu küç anda, kentin Semerci Kadir Usta, ilerlemiş yaşına aldırmaksızın, her sabah köhne bisikleti ile çarşıdan geçip, tüm esnaftan önce işine koyulur. 

İKİ KAPILI HAN

iki kapılı han
Çarşının arkasında gözlere pek batmayan bir han yer alır. Sahiplerinin anlaşmazlığa düşmesiyle terk edilen “İki Kapılı Han” geçen yıla kadar yorgancısı, makremecisi, boncukçusu, çuvalcısı ile Antalya’nın son kalan özgün köşelerinden biriydi. Şimdi dükkanlar boşaltıldı. Ortaya terkedilmişliğin hüzünlü boşluğu çıktı. Neyse ki, benim her sabah çay, simit, kaşar peyniri ve gazete eşliğinde kahvaltı ettiğim Mehmet Amca’nın alçak iskemleli çayevi sağ kalabildi. Ayakkabıcılar görmeden geçilmesini eksiklik sayabileceğim bir mekan da, Doğu Garajı biuşiğindeki Halk Pazarı’dır. Çeşit çeşit baharattan köpek balığına; sepetten çiçeğine değin yüzlerce nesnenin sergilendiği bir renk, koku ve devinim cümbüşüdür. Fotoğraf meraklısı iseniz, makaralarca film harcama tehlikesine karşı sizi şimdiden uyarabilirim. Mekanlara ruh katan insanlardır, anılardır, çağrışımlardır. Bazen en çirkin bir mekan bile güzel bir ruh eşliğinde mutluluk havuzuna dönüşebilir. Bazen de canım bir mekana bir avuç cadı, karabasan çöktürebilir. Bence mekanların tadını çıkarmanın yolu kişinin yüreğinden, belleğinden ve gözlerinden geçer. Bir mekanı gezmeye çıkan kişi, onu kendince yeniden keşfedebiliyorsa “gezgin” olabilir; bunu başaramadığı sürece “turist kalır. *Gezginlik” ile “turistlik” arasındaki temel fark da bence bu ince çizgide yatar. İşte bu yüzdendir ki, ben gezi kılavuzu, turist rehberi kaleme alamam. Ben farklı coğrafyaların oluşturduğu değişik mekanlarda yüreğimi gezdirir, sonra da yüreğimi ters yüz ederek dökülen duygu kırıntılarını yazıya dökerim. Her kişi her mekanı kendince keşfetsin isterim. Ancak şu var ki, Antalya artık benin “ilk akademik sevgilim” değil!…

0 Comments

Leave a Comment

Your email address will not be published.

Kiralık Villalarımız Hakkında Bilgi Almak için sizi Aramamızı İster misiniz ?